Sevgili okuyucu,
Evlere sessizliğin çöktüğü saatlerde genellikle ayakta olurum. Birilerinin her şeyin yolunda gittiğinden emin olması gerek. Bu işi bana veren olmadı ama tanrı vergisi bir yeteneğim var işte; beklerim ben. Bir şeylerin olmasını, bir şeylerin oluşunu, bir şeylerin olduğunu beklerim. Ulvi görevlerim var; çocukların nefes aldığından ve rüyalarında her şeye sahip olduklarından emin olmam gerek. Diğer odalar huzursuzluktan ibaret; boşver kavgayı gürültüyü şimdi. Yüksek sesli adamlar, güzel kadınlar ve genç aşıklar içlerindeki ateşin sıcaklığı ile mutlu uykularında olmak istedikleri yerlerde gülümserken, diğer bir grup üzerine örttüğü sessizlikle birazcık huzurun, bolca unutmanın peşinde…
***
Durup dururken oluyor her şey. Alakasız bir internet sitesinin, alakasız bir sayfasında, dünyanın herhangi bir yerinde olan ve yarın dahi kimsenin hatırlamayacağı, konuyla çok alakasız bir şeyi okurken geliyor aklıma. Bir şeylerle uğraşıyorum o sırada, bitmesi gereken bir şeyler, adını sorumluluk koymuşlar. “Dur diyorum, döneceğim sana, uzun uzun endişelenip korkacağız, bol bol kurup şüpheleneceğiz, üzüleceğiz, acele etme, önce şu işi bir bitireyim.” Bir şeylere dalıyorum o sırada, sorumluluk uzuyor da uzuyor, bir rutine dönüşüyor, daracık omuzlarım, taşıması zor. Zaten taşıması zor olan da bu rutin değil; tam olarak bu yüzden akşam yemeğini hazırlamaya giriştiğim sırada, bir boşluktan yararlanıp, fırsatçı bir forvet oyuncusu gibi sızıyor savunmanın arkasına. İşte karşımda, her zaman korktuğum şey. Tabağı bir yana, kaşığı bir yana atıyorum; bir sigara yakmaktan daha iyi bir seçeneğim yok. “Geldin, buradasın. Yüreğime oturdun, mutlu musun?” diye soruyorum, yanıt yok. Dünya ağır ağır batarken, zaman akış yönünü değiştirmek için ağzımdan çıkacak bir çift söze bakıyor…
***
“Gülmek kadar üzülmek de bir ihtiyaçtır” diyerek konuşmasına başladı ve çayından bir yudum aldıktan sonra ekledi: “Her şeyin yolunda gittiği bir dünya biliyor musun?” Bir kitapta okuduğuma eminim ama hangi dünya olduğunu kestiremiyorum şimdi diyecek oldum, “boşver şimdi kitapları, nereden geldin buraya?” diye sordu. Mercimek çorbası dedim. Evet, her şey mercimek çorbası ile başladı; hazırlanma aşaması sorunsuz ilerlerken, elime bir kaşık aldım ve zamanı karıştırmaya başladım. Kaynayana kadar karıştırdım zamanı, hikayeler birbirine çarptı, çocukluğumdan aldım, tren yolları ile birbirine bağlayıp getirdim. “Nereye?” diye sordu haklı olarak. Bilmem; uyandığımda hava soğuktu, gökyüzü kırmızıydı ve benim montum yoktu. Hatta söylendim kendi kendime, ellerimle omuzlarımı ovuştururken “insan montunu giymeden uyur mu?” diye. Neyse işte; bilmediğim bir yer, kar da yağıyor. Lafımı kesiyor ikide bir; “Senin hikayen olmasına imkan yok” deyiverdi. Nereden bu kanıya vardığını sormama izin vermeden de ekledi; “insan kendi hikayesi soğuk mu sıcak mı bilmez mi?” Haklısın, ne diyeyim. Ne yapıyorum peki ben burada diye sordum, “olsa olsa üzülüyorsun, ne işin var başkasının hikayesinde” dedi. Kültablasına baktım, baya bir hikaye birikmiş. Ben buraya ait değilim…
***
Hikaye benim değil, ben hikayeye ait değilim ama her şey gerçek. Bir kış akşamı, havada kar soğuğu, gökyüzü ateş kırmızısı ve benim içinde olmadığım bu hikayenin bir yerinde birileri mutlu. Bense bu mutluluğa üzülmek için kalkıp çocukluktan buraya kadar geliyorum. İnsan mutluluğa üzülür mü hiç? Üzülür. Sizin olmayan hikayeler hep daha güzeldir. Sizin olmadığı için kurarsınız; şuraya bir çam ağacı koyayım, şu ortaya da ufak bir havuz, içine de birkaç ördek. Hikaye başkasının hikayesi ama ben başka bir şehirdeki görüntüyü aldım, başka bir ülkeye, başka bir şehire getirdim. Başkasının hikayesinde yaşanır mı hiç? İçinde olmadığım bütün hikayelerin amına koyayım.
***
Aydınlık sabahlarda kadınlar çocuklarına olmayan yerlerin haritalarını çiziyor. Tüm büyükler zamanı durdurup hatırlamayı istemediği bir sürü şeyi yaşamaya koyuluyor. Yüksek sesli adamlar, güzel kadınlar, genç aşıklar güneşli bir sabaha uyanıyor; dünya herkes için güneşli bir yer değil. Bense huzursuzların ve unutamayanların üzerindeki sessizliği alıp üzerime giyiniyorum…
***
Merhaba dünya, ben geldim…
Sevgili okuyucu,
Aslında yaşadığımız günler birbirinin aynıdır. Mevsimlerin, sokakların, ağaçların değiştiğini zannederiz her seferinde ama aslında her gün birbirinin aynıdır ve zaman hiç hareket etmez. Birkaç perde halinde oynadığımız bu önceden yazılmış parodiler ya da uzun senaryolar birbirinin aynısı, bir diğerinin yanılsamasından ibaret bir kalp ağrısıdır. Geçmiş o yüzden hiç gitmez-ve doğal olarak bir gelecek yoktur-, geçmiş o yüzden hep sıkıntı verir. Bir boş anınızda sizi yakalar; vapurda, evde, kahvede ya da yüzükoyun uzandığınız kadının yanıbaşında. Geçmeyen bir hastalık, tedavisi olmayan bir kanser… Ağzınızda leş gibi bir tat bırakır, o küçük kıvılcımı biriktire biriktire ateşten bir topa çevirdiğinizde. Sigara içeyim dersiniz ama sigarayı bırakalı çok olmuştur. Su ile yatışmayacak bir yangını uyanık kalarak, kurarak söndürmeye kalkarsınız. Sonrası, arkanızda bıraktığınız külden bir şehir… Gece kırmızıya çalan bir alev yumağına dönmeye başlar, sabahlar hep gri. Bir başlangıç noktasından diğerine düz çizgilerle gitmek yerine, eğriler çizerek ilerlemeyi denemenin bir sonucudur başladığınız noktaya dönmek. Hikayenin neresi doğruydu ki, siz doğrular çizebilesiniz…
***
Başladığınız noktada her şey farklı gibi gelecektir. Hüznün beş aşamasını geçeli çok olmuştur, her şey geride kalmıştır(insanoğlunun en büyük sanrısı). Umut insanların ellerinden alınamayacak kadar pahalı bir şeydir; oysa zaman hep aynı yalanı koyar durur önünüze. Bir gülüşe sattığınız şehir, daha önce kimbilir kaç kişi tarafından daha satılmış, kaç kişi tarafından daha yakılmıştır. Olsun; bugün sizin ve hava güzel, keyfinize diyecek yok. Her sokak sizin, her pastane bir ilk ve iliklerinize kadar hissettiğiniz bir “ilk” duygusu…
***
Kapının eşiğinden merdivenleri gözetirdim gelişini görmek için. Nasıl geliyordu sahi? Merdivenlerin ucunda belirdiğinde anlardım; aşılması zor birer dağ her bir basamak; bana mısın demiyor, atlaya atlaya geliyor(belki de uçarak, tam hatırlamıyorum). Bugün bana geldi, yüzünün her yerinde yazıyor “bugün sana geldim” diye. Meteor düşse, kaldırıp kenara koyacak, meteora dönüp kibar bir şekilde “kusura bakma, ona gidiyorum, belki sonra” diyecek gibi. Eşikte bir göz göze geldik; kısa bir selamlaşma, bir resmi geçit töreni. Protokolü selamladıktan hemen sonra 101 pare top atışı ile ağzımı ağzının içine aldı, birlikte Ay’a gittik. Zaman hiç akmıyor o anda(aslında her şey yolunda, zaman kendi oyununu oynuyor); Ay’dan dünyaya bakıyoruz. Aslında bakmıyoruz; diğerlerinin ne yaptığı kimin umrunda! Anın gerçekliği aklımıza sığmıyor, birbirimize dokunuyoruz farkındalık için; ateş gibi. Sustuk. Konuşmayı gerektirecek bir durum yok. Burada kimsecikler yok. Ses yok. Her şey bir rüya gibi; her şey bir illüzyondan ibaret…
***
Anılar paylaşıldıkça sınırlar genişliyor, sınırlar genişledikçe insanlar çoğalıyor. Kalabalıklar, kalabalıklar… Arıyorum, yok; buradaydı yahu az önce, nereye kaybolmuş olabilir diyorum, hah şuradaymış. Biriyle konuşuyor, kim bilmiyorum, soruyorum “ya bahsetmiştim ya sana” diyor. Bahsetmiş miydi ki? Hiç ilgilenmemişim, hiç ilgilenmiyorum. Neden ilgileneyim sahi? Selamlaşıyoruz; sonrası hikayeler… Yalnızdık, ne zaman geldi bu kadar insan? Ne işi var bunların burada?
***
Zamanın içinde ileri gidiyoruz, durmadan, koşarak; kendimizi 1994’ün yazında bulduk. “Bak burada büyüdüm” dedi. Şurada da 99 kışında bir çocuğu öpmüş. Bir kibrit arıyorum, yakmak lazım orayı. Fotoğraflar çıkıyor piyasaya; kaldır, yak hepsini, sorarsa da “ya dikkat etmemişim, evi topluyordum” bahanesi uydur. Şu pastanede birini beğenmiş; elektrik kontağı bu günler için var, hayalgücünü kullan. Buradan sonrası bir delilik seansı; vazgeçtin içini dökmekten. “İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık…”
***
Kalktım, sabah tanıdık, hava tanıdık, ağzımdaki tat tanıdık. Şehir bir kül yığını… Bu pisliği bilmem kaçıncı kez soluyorum; şehir şebekesi kirlendiğinde anlamam lazımdı geri dönüşün olmadığını. Kapı çalıyor, açıyorum, bir gözüm merdivenin eşiğinde. Eşikten bakan çocuk değil, koca bir adam. Basamaklar birer ağırlık, sanki bitmeyecek bir yol. Gözlerinde “şu meteor düşse artık” isteği. Bunların hepsi tanıdık, hepsi bilindik şeyler. Sıkışıp kaldığım yorucu zaman döngüsünün son safhaları. Bugün bana gelmedi, bugün başka bir yere gidecek. Arası bir sürü fındık kabuğunu doldurmayan konuşma, hayatıma giren bir sürü tanımadığım insan ve daha kalabalık bir son. Yeniden boş bir sokak aramak zorunda kalacağım kendime; bu şehirde boş bir sokak bulmak kaça patlıyor biliyor musunuz?
***
Konuştu, konuştu, konuştu… Ayakkabılarını ayağına geçirirken ben gözbebeklerimden duvara çivilenmiş vaziyetteydim. Son kez kapıyı açtı, kapatmadan önce döndü “merak etme güzelim, yine mutlu olursun” dedi.
***
Ben her gün azala azala ölürken, insanlık için her şey bu kadar basitti…
Elbette başlıktaki sorunun cevabını vermek için bir atmosfer basınçta çeşitli denemeler yapmayacağım. Radiohead’i deniz seviyesinde binlerce kez dinledikten sonra ortalama ve daha yüksek bir rakımda tekrar tekrar dinleyip, oda sıcaklığında verdiği sonuçlar üzerine konuşmalar yapabilsem, Kid A ve Ok Computer’ı bir beherde kaynatıp mutlak sıcaklığa gelinceye kadar soğutabilsem belki herkesi ikna edebilecek bir sonuca ulaşabilirim. Yine de insanoğlunun bilimle bile bitmek bilmeyen bir kavgası olduğundan ikna olması problemlidir ve tam olarak bu yüzden tartışma başladığı noktadan hiç bitmediği 2025 yılına kadar da anlamsızlığını koruyacaktır. Hipotezi sorunlu bir problemin çözümü ya da mutlak doğrusu üzerinde yapılan tartışmalar büyük ölçüde gereksizdir. “Hiç tartışma olmasın” sonucu çıkmamalı bundan; problem, hipotezinin bile kabul görmediği bir şeyin kanıtlamasını istemekte gibi.
Radyo Eksen’in son 20 yılın en iyi 100 albümü oylamasının sonuçları sonrası Twitter’da artık klasikleşen Radiohead çatışmamız yeniden alev alınca, sevenler ve sevmeyenler arasındaki tartışma da hareketlendi. Grubu sevenlerden Onur Erdem bizi cennetten aforoz ederken, biz de cehennemden kendisine bayrak sallayacağımızı söyleyerek tartışmayı bir sonraki fikstür gününe erteledik. Ama bizim İnan da grubu sevenlerden sanırım, bana kızmış olacak ki, konuyla ilgili eleştiri getirdi. Ben de ne zamandır sürdürdüğüm bu tartışmaya açıklık getirmeye karar verdim. Birazdan hep birlikte aydınlanacağız ve ne kadar haklı olduğum konusunda ortak karar alacağız.
Sanat ne içindir sorusu ile başlamaya kalkarsam felsefeye girişir, bir türlü aradığım yolu bulamam; beğenime sunulan şeyleri değerlemek insiyatifim dahilindedir diyerek bir numaralı soruyu geçeyim. Bazen yolda yürürken dükkandan gelen müzik sizi cezbeder, içeri girer kim olduğunu öğrenmek istersiniz. Şarkının geri kalanı ruhunuzu teslim alır, bir posta uçağına koyar, adını bilmediğiniz bir ülkeye götürür sizi. O an pasaport, vize, bavul kuyruğu derdi olmadan yaptığınız yolculuğun karşılığını albümü satın alarak vermek istersiniz. Sizi bilmiyorum ama ben çok yaptım ve bir sürü araba aynası albümü var elimde. One Hit Wonder da diyorlar; ismi lazım değil. Müzik böyle bir şeydir benim için. Have a Cigar çalmaya başlarsa ben bir sigara yakarım, şarkı bununla alakalı olmasa da. Ya da Postcards from Paraguay dinlerken arkama yaslanır günün olmayan yorgunluğunu atarım. Şarkıların sözleri ya da şarkıyı yazanların hissettiklerinden daha önemlisi şarkının bana ne hissettirdiğidir çünkü. Müzikle ilgili büyülü olan şey, yapıldıktan sonra yapanın elinden çok ötelere gitmesidir. Artık onun değildir; belki de iş sahibini daha fazlasını yapmaya iten de budur. Garip bir sonsuz döngü.
91’de Michael Jackson’ın Dangerous albümünü almıştım, evde kendi kendime berbat danslar ederek, bilmediğim bir dili uydurarak eşlik ediyordum popun kralına. Odamda bir başıma kaldığım anlarda Michael Jackson bendim ve inanılmaz moonwalk hareketleri yapıyordum(travmatik anılar). Kısacası ilk albüm alışımdan bu yana 21 yıl geçmiş. Geniş bir skalada müzik dinledim bu süre zarfında ve iyi kötü bir beğeniye sahibim an itibari ile. 10 sene sonra döndüğümde niye bunları dinlemişim diyeceğim bir sürü şeyi dinliyorum şu an ve bu harika bir şey. Belli ki bir şeyler hissediyorum, başım ağrıyor, karnım aç ya da aşığım; neyse ne, dinliyorum işte. O gün geldiğinde de bugün söylediğime benzer şeyler söyleyeceğimi bilerek, o gün nasıl hissetmek istiyorsam, o gün nasıl olmak istiyorsam, nereye gitmek istiyorsam öyle şarkılar dinliyorum.
Radiohead meselesi birçok isim üzerinden tartışılabilir. Yani burada grubun adı değil önemli olan; benim grup hakkındaki fikirlerim. Bana ne verdiği, ne hissettirdiği ya da dinlediğim benzerlerine göre durumunun ne olduğu(notlama kıstası için). Genel olarak yapılan overrated/underrated tartışmalarının temelinde de bu yatıyor. Kimsenin çıkıp da “ya abi hep legato hep legato burama kadar geldi” ya da “sol majör dizilerden sıkılmadınız mı yahu” şeklinde çıkışlar yaptığını görmedim. Zira müzik tartışanların ana problemi olayın matematiğinde zayıf olmalarıdır, bununla ilgilenmezler de, bilmezler de(Zorunda da değiller). Çünkü bizim beceremediğimiz şairliği çok iyi derecede yapanlar var ve bize hissettiklerimiz üzerine dövüşmek kalıyor yalnızca. 3-5 nota basmak bir hobi işinden ibaret. Bu noktadan bakacak olursam 90’ların ikinci yarısından sonra çıkan hemen hiçbir grubun müzik tarihinde öncesine nazaran köklü ihtilallere sebep olamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü 60’lardan bu yana pop kültüründeki hızlı değişim, 90’ların ikinci yarısında vitesi beşe takmış durumda. Ana hikaye var olmakta, varlığını sürdürebilmekte. Tüketim çok hızlı ve detaylara vakit yok. Etkileşimin üzerine eklenen basit yeniliklerden fazlasını bulmak mümkün olmuyor bu haliyle. Detaya inildiğinde birbirinin benzeri onlarcasını buluyorsunuz sonunda. Sonuç: Back to basics. Eve geldiğinizde kendinizi Pink Floyd, Megadeth ya da Johnny Cash dinlerken buluyorsunuz.
Bilmiyorum belki de ben çok erken girdim bu sürece. Edebiyatta da benzer takıntım var. Daha tüm Dostoyevski kitaplarını bitiremedim ve dünya üzerinde yazılmış milyonlarca romanın milyonda birini okudum sadece. Ama Karamazov Kardeşler bu dünya üzerinde yazılmış en iyi kitap ve bu fikrimi kimse değiştiremez. Müzikte de benzer kıstaslara sahip olduğumu söyleyebilirim. Bugünün hastalığı olan taraf olma hastalığına da kapılmış olabilirim pek tabii bilemiyorum. Olay dönüp dolaşıp aynı yerde bitiyor; önüme konulana paye biçme insiyatifimi kullanıyorum. Elbette milyonlarca albüm satan bir grup müzik tarihinde yerini alacaktır ama benim grupla ilgili “kötü” deme hakkım da her daim saklı tutulacaktır. Stone Roses, asla Oasis kadar popüler olamadı ve sevenleri Oasis’e giydirmekten geri kalmıyorlar. Bu onların tabii hakkıdır. Bana göre Oasis daha iyi bir gruptur mesela ama Stone Roses bu adam yiyen sürece ne kadar dayanabilirdi/dayandı sabaha kadar tartışılır. Keza “Ahmet Kaya Sevenler Derneği” dinlemeyenleri yolda yürürken görüp “neden sevmiyorsun lan” diyerek sorgusuz sualsiz dövebilir paralel bir evrende. Bu yüzden evrensel bir müzik tarihi üzerinden gitmek bile anlamsız gelir bana; mesele doğru anda, doğru yerde, doğru hissiyatı yakalamaktan ibarettir.
Velhasıl; öznel olan bir şeye dair tahammül sınırlarımızdaki problem bizi bu noktaya getirdi. Eşdeğerlerinden daha öne çıkmasını popüler olmasına bağladığım bir grup Radiohead ve bence tırt; bu sevenlerini üzmemeli ya da kızdırmamalı. Zira Thom Yorke gibi hissetmek zorunda değilim. Thom Yorke da bana bir şey hissettirmek zorunda değil. Ben size “Camel dinleyin anuna goyim” dediğimde “kes lan” diyebilirsiniz, olay da bundan ibaret zaten. Empoze etmek için bir uğraşıda bulunmuyor kimse; zaten öylesi rahatsız edici olur. Kimse bir sürü albüm yapmış Radiohead için saygı duruşunda bulunmak zorunda da değil; zira böyle bir zorunluluk bulunmadığı gibi, işe buradan girecek olursak Godot’yu beklemeye başlarız dakikaları birbirine ekleye ekleye. “Radiohead sevmeyen adamla olmaz” derseniz de canınız sağ olsun. Vasat sevenle hiç olmaz.
Benim için iyi şu videodaki hikayedir(düzgünlerini silmişler, filmi izleyenler hatırlar). Portakalın finike ya da vaşington oluşu bir anlam ifade etmiyor kısacası; ilk portakal kim, mesele o.
Şu yazıyı her okuyuşumda bir yerine bir şey eklerim de böyle kalsın. “Radiohead neden kötü”den ziyade, ana tartışma üzerine yazayım istedim, sonra “eh yazmamışsın neden kötü” diye gelmeyin.
Çünkü Radiohead kötü. Konu kilit.
“Herkesin aksine üst geçitleri severim. Mimari olarak kötü yapılardır, insanın içini sıkarlar, berbat bir görüntüye sahiptirler ve çoğunlukla yalnızdırlar. Bir keresinde Beşiktaş’ta karşıdan karşıya geçme telaşı içerisindeki bir kalabalığa üst geçitten bakan bir köpek görmüştüm. Karşıya geçmek için üst geçidi kullanıyordu ve üst geçidin yalnızlığını o paylaşıyordu, trafik kurallarını hiçe sayanların aksine. Oysa tırmandığım her merdivende üstel bir biçimde artan küfür katsayıma karşın, yukarıda gördüğüm görüntü beni hep etkilemiştir. Gelenler, gidenler. Telaş, koşuşturma, akış. Hayat.
Sahip olduğum şeylerden memnun olmayı başarabilen biriyim. Hep daha fazlasını istediğim şeyler genellikle ilgi alanlarıma dair şeyler oldu(Para hiçbir zaman onlardan biri olmadı ve bazen keşke olsaydı demiyor değilim; basit bir insan olurdum, bu sorularla muhattap olmak zorunda kalmazdım). Hep beklemek zorunda kaldım. Kolay olan bir şeyi hatırlamakta güçlük çekiyorum. Hafızam iyidir ve hem madden hem manen problem yaşamadan, uykusuz geceler geçirmeden bir sonuca ulaştığımı hatırlamıyorum. Beklemekle geçiyor ömrüm. İyi bir şeylerin olacağını bilerek ama zamanını bilmeden, sorgusuz sualsiz beklemekle. Sonunda oluyor mu, yüzdesi ne kadar, onu da bilmiyorum. Şimdi alt alta yazsam toplasam belki orada da zarar yazarım. Bu beni memnuniyetsiz biri mi yapar?
Dürüst bir insan olmaya gayret ettim hep. Herkesin doğrusu kendisine, işimize gelince anane de bizden. Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim ettim, bazen sinirle yanlış kararlar verdim, o kararların cezasını da çektim, gerekiyorsa özür de diledim. Üzerinde yürümeye çalıştığım çizgiden sapmadım ama. Yine de tartışmada sesi kimin daha önce ve daha yüksek çıkıyorsa o haklı oluyormuş, onu öğrendim. Bu beni haksız ya da yalancı mı yapar?
Bazen gitmem gerekirse giderim. Üzüle üzüle giderim. İstemesem de, orada olmam iyi gelmiyorsa kimseye, öncelikle de bana, giderim. Bazen de insanları gönderirim. Bazen nefes almaya ihtiyacı olur insanın. Bazen de kaçıp kurtulmaya. Anılar da, hikayenin aktörleri de, o hikayede gerçekleşmeyen tüm hayaller de cebimde. Yürüdüm gittim tren garlarına, otobüs terminallerine ya da havaalanlarına, arkama da bakmadım. Bu beni vefasız biri mi yapar?
Şans oyunları oynarım. Futbolsa mevzu bahis, genellikle tek maçtan yatar kuponlarım, maçlarda olmadık olaylar olur ya da hiçbir şey olmaz. Amacın gol atmak olduğu bir oyunda neden gol olmadığına yıllardır akıl erdiremedim. Sayısal Loto oynadığım haftalarda bazen 8 kolonda sadece iki sayı tutturabilirim. Milli Piyango biletlerine özellikle sene sonlarında para yatırırım ve aldığım 3-4 biletten iki amorti numarasını bulduğum enderdir. Kazı kazan desen, domuz kumbara katili. Bu beni şanssız biri mi yapar?
Bütün bunları bir üst geçitten geçerken düşünüyorum. Bunları ve bunlar gibi onlarca farklı şeyi. Hayatımdaki kötü giden her şeye lanet mi etmeliyim, hayatım çok mu kötü? Hepsi üst geçitte atacağım yanlış birkaç adımla sona erebilir; bu bir cesaret işi mi? Sıkılmış biri miyim? Evet, çoğunlukla. Bütün bunlara neden her Allah’ın günü katlanmak zorundayız?”
İncelikler yüzünden güzel kardeşim, incelikler yüzünden.
I.
Her gün kıyamet günüydü ve yolları koşarak geri yürürdük. Günün aydınlanmasıyla başlayan azap, göğün kurşuni renge büründüğü akşamüstü saatlerinde yerini nedensiz bir coşkuya bırakırdı. Asılı olduğumuz darağaçlarının ilmeğini gevşetip, gömleklerimizin birkaç düğmesini çözerdik; bastırdığımız heyecanı biraz serbest bırakmak için. Toplu taşıma araçlarının geçim sıkıntısı ile cehenneme dönen sıcaklığının, insanın umudunu kıracak kadar kötü kokan sıkışıklığının içinde kendimize bir pencere bulup yürüdüğümüz yolları izlerdik. Hayalsiz kalan insanlar için, temiz hava da bir ihtiyaç değildi artık. Nasıl geldik buraya? Her sefer bir başka hikayeyi anlatır, her durak bir başka hayat… Evler, içimizin aynası evler; her şey orada başlar ve orada biterdi. Hayatları iki uç arasında geçen insanlar ne gittikleri, ne de döndükleri yeri severdi; sadece homurdanırlardı. Sıcak, havasız, terli bir homurtu. İnsanlar yorgundu ve elektrik faturasını, akrabaları, tatsız tuzsuz akşam yemeklerini bir kalabalığa kızarak unutuyordu herkes. Başka çareleri olmadığına inanmışlardı(ya da inandırılmışlardı), iki uç arasında sonsuz kez gidip gelerek ölüme şafak sayıyorlardı.
II.
Bense, duraklar arasında hikayeler yazardım. Bir anı diğerine giderdi; sözgelimi bir adama o civarlarda söyleyemediğim bir şeyi söylerdim, adam da bu söylediğim karşısında küçücük bir şeye dönüşür, hatasını anlar, benden af dilerdi. Bir sonraki durakta Aslı, beni bırakarak yaptığı hatanın nasıl farkına vardığını uzun uzun anlatmaya çalışır, çok şey söyler ama aslında hiçbir şey söylemezdi. O durakta yağmur yağardı hep; bense, boğazımdaki düğümü yutkunarak geçiştirmeye çalışırken mağrur bir biçimde kafamı kaldırır, cam gibi gözlerimle ona bakıp “her şey için çok geç” derdim. Aslı’yı seviyordum oysa; diğerlerini sevdiğim gibi değil, Aslı nasıl seviliyorsa öyle seviyordum. Yine de hikaye böyle bitmemeliydi gibi gelir hep bana; bana kalsa bitmezdi de ama arkaya ilerlememiz gerekti Aslıcım, kusura bakma. Mutlu olduğuna inandığım insanların durağına gelmişiz; bu durakta tüm otobüs geçim sıkıntısını bırakıp birkaç dakikalığına evcil hayvan sahibi olur, uzun yürüyüşler yapar. Sağlık önemlidir; yapacak bir şeyimiz olmadığından bir sonraki durağa kadar gereksiz hobiler ediniriz kendimize. Eve gelmişiz. İnme vakti.
III.
Bir zaman sonra onunla tanıştım. Otobüslere binmezmiş. Denizi geçermiş sık sık. Durup durup insanların binlerce yıl önce bunu yapamadıklarını ya da yapmalarının ne kadar zor olduğunu anlatır durur. Denizde başka bir şey var der. Söylediğine göre her gün iki defa sonsuz yaşıyormuş. Bu kadar çok sonsuz yaşayan birinin ne kadar çok anısı vardır diye iç geçirdim ister istemez. Sonra da hikayelerden bahsettim uzun uzun; sıkılmadan dinledi ve ekledi: “Ben her gün uzak ülkelere de gidiyorum, bir dene istersen.” Hayat bir trajedi olsa da, her günü bundan ibaret olmak zorunda değil elbette; tavsiyesine uydum, ilk durakta bir uçak bileti aldım kendime. Daha önce hiç uçak bileti almadığım için görevli kadının “nereye?” sorusuna ancak “en uzak neresi buraya?” sorusuyla yanıt verebildim. Adını bildiğim ülkeler coğrafya derslerinde öğrendiklerimle sınırlıydı ve haritalara bakmak hiç aklıma gelmemişti o güne kadar. Adını bilmediğim yere aldığım bilet ile çıktığım yolculuk uzun sürdü; evi geçtikten dört durak sonra uyanmışım. Huzur mu uyutur insanı?
IV.
Rotamız bellidir ve biz istesek de istemesek de daireyi bir şekilde tamamlarız. Çocukluğumuzdan beri bize işaret edilen yerde duruyor, söylenen zamanda yemek yiyor, izin verilmeden konuşmuyoruz. Bizim cezamız da bu. Küçük küçük hazırlandığımız bu daire çizme işine ben o akşamüstü çayından sonra başladım. Genelde doğrulardan ibaretti hayatım; “herkesin bir çembere ihtiyacı var” diyerek çıkıştı. Adını bilmediğim yerlerden bahsetti yine. Oradaki insanların anılarını anlattı, ağzım açık dinledim. Sonra bir harita çıkardı, koydu masaya. Adını bilmediği ülkeleri gösterdi. Bazılarına gidilmiyormuş. Neden gidemediğimiz üzerine uzun uzun üzüldük. Sonra bir çay daha söyleyip orada neler olabileceğine dair uzun konuşmalar yaptık. Hiç yiyemediğimiz meyvelerin, asla sahip olamayacağımız anıların memleketleriydi onlar ve uzaklardı; dahası gidilemiyordu bile. Uzak kavramı bir umudu barındırır oysa; ne kötü şeydir imkansız!
V.
Her gün kıyamet günüydü ve yolları koşarak yürürdük. Günün aydınlanmasıyla başlayan azap, göğün kurşuni renge büründüğü akşamüstü saatlerinde yerini coşkuya bırakırdı. Asılı olduğum darağacının ilmeğini gevşetip, gömleğimin birkaç düğmesini çözerdim, bastırdığım heyecanımı biraz serbest bırakmak için. Koşarak dönerdim eve. Kim önce gelirse diğerini dışarıda beklerdi. Zifiri karanlık çöktüğünde gün başlardı iki göz bir evin içinde. Bir sürü haritaya bakar, saatleri sonsuz eder, uzun yolculuklar yapardık. Gidilemeyen ülkelere uyur, tanımadığımız insanların hayatlarını yaşardık. Her sabah dünyanın herhangi bir yerinde, başka birine dönüşmüş olarak uyanırdım. Daireler çizerek dönerdim darağacına. Gülerek sıkardım boynuma geçirdiğim ilmeği, saatler takvim yaprağı, akşamı ederdim yeni bir yolculuk için…
VI.
Korna sesleri, servis araçları, okula giden çocuklar, insanın iliğine işleyen bir soğuk. Otobüs durağı ağzına kadar mutsuz. Birbirinden habersiz bir sürü insan. “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor…”* Yeni bir durak, yeni bir hikaye…
*Tırnak içerisindeki alıntı Sait Faik Abasıyanık’tan.
Dünyada yalnız olduğumu öğrendiğimde 5 yaşındaydım. Evet, beş. O günden beri de yalnızım. Emeklemeden yürümeye ben mi başladım yoksa ailem mi teşvik etti bilmiyorum ama “bu yalnızlığın farkında ol” der gibilerdi sütten kesildiğim günden bu yana. O beş yaştaki yalnızlık sabahına küçük küçük hazırlamışlardı beni; birkaç gün öncesinden nasıl çay demleyeceğimi, peynir ile domatesi bir araya getirmenin füzyon olmadığını, biberlerin saplarının ekmeğin arasında olmaması gerektiğini ya da yumurta kırma sanatının inceliklerini o sabah kalktığımda biliyordum. O gün sabah kırdığım yumurta ile başlayan bu un ufak olma hali de yıllardan beri süre gelir. Sabahları kalktığımda omlet tavaya yapışırsa işler ters gider. 22 senedir şaşmadı bu durum.
Zaten hikaye de oradan beri aynı. Akşamdan hazırlanmış okul çantasını sırtıma takıp sallana sallana gösterilen yoldan sapmadan yokuş aşağı iniyorum, durmamı işaret ettikleri yerde duruyorum, karşıdan karşıya geçirmesi için oralardan geçen birilerinden yardım istiyorum. Elinden tutuyorum birilerinin bir süreliğine. Sonrası önce sola sonra sağa, sonra tekrar sola bakarak bir önceki rotanın tekrarı. Karşıdan karşıya geçtikten sonra yalnızlığıma geri dönüyorum. Sonrası okul. Tanımı değişiyor yalnızlığın, kalabalıklar içinde yalnız kalıyorsun ilk kez. Bir sürü acımasız velet her yaptığın hataya gülüyor, fırsat bulduklarında seni küçük düşürüyor, yalnızsın. Ne yapacaksın, eve gidiyorsun işte. Beş yaşımdan beri eve gidiyorum.
Bu yalnızlığa karşı çıkanlar oldu elbette. İnsanların her şeyle tümüyle barışık olduğunu söylemek pek mümkün değil; genellikle tartıştıkları şeyleri sorgulamadan sadece sizi yanıltmak için yaparlar bazı şeyleri. Sucuğun üzerine reçel sürüp, “çok güzel” derler. Yakaladıkları yerde çay ısmarlar, gereksiz bir “birlik” mesajı verirler. Geniş masalarda toplanıp hesapları paylaşırlar. Oysa değişen bir şey olmadı hiç. Eve gittiğimde çayı demleyen de, yemeği hazırlayan da ben oldum. Selda bir başkasına gitmişti ve kan ter içinde yalnızlığını paylaşıyordu başkalarıyla. Gelir diye çaydanlığa iki kaşık daha çay atmama sebep olan arkadaşın da yalnızlığını paylaşacağı tutmuş. Biz de oturduk akrabalarla çay içip, meyve yedik; sabun kokan çarşaflarla buluşmadan hemen önce.
Gelgelelim bir yerden sonra hikayeler sizi cezbediyor. Bilinmeyen hep güzeldir insan için. Sözgelimi Zeynep’in memeleri gibi. Hikayeler değil, memeler cezbediyor da olabilir, bilmiyorum. Memelerin karşılığı da yalnızlığınız işte, öyle ucuza vermiyorlar bu naneyi. Her zaman vicdan sahibi biri oldum, yanımda çıplak, yüzü koyun yatan yalnızı dünyamın içinde bir yere koydum. Ona bir şehir kurdum; ışıklı sokaklar, çocuklar için oyun alanları ve hiç batmayan bir güneş. Zeynep’e yetemediğimde de taşındım o şehirden; insanların sadece geceleri oturduğu, güneşe çıktıklarında henüz bilinmeyen nedenlerden ötürü burunlarının düştüğü doğduğum şehire döndüm. Hüzünlüdür bizim oralar, yağmur yağar hep. Toz olmaz o yüzden, çamur nedir bilmeyiz.
O gün bu gündür, yani 22 senedir de, inşaat işlerine bakarım. Yeni bir şehir kurulacağı vakit iki yalnız bir araya geliriz, bir gülüşe, bir dokunuşa, bir inceliğe satarım koca şehri. Biriktirdiğim anıları alıp evime döndüğümde yağmur yağar, ben de bir çay koyarım. Harareti alır.
Hayat karşıya geçmek gibi. Yalnızlığı paylaşmak, arabalardan koruyor sizi yalnızca…
Bir dönem şiir yazmaya da kalkışmıştım, hiçbir şeyden geri kalmam ben. Şimdi Chao Grey kurcalayınca aradım buldum birini. Bir şeye de benzemiyor zaten, düz yazıda karar kılmak mantıklıymış.
Gökyüzüne baktı çocuk,
Acısı kalbinden gözlerine yol
Bulanık ölü topraklara uzanan.
Gülüşü evleri değil, dünyayı aydınlatıyor…
Topladı dökülen gözyaşlarını yollardan elleriyle,
Döndü,
Ağzında bir çift söz
Sesi kulaklarda tren düdüğü…
Bağırdı
“Evler boş, sokaklar karanlık, gökyüzü hala kararsız…”
27 yılın ardından kalanlar alnımdaki birkaç çizgi, gür sakallar, artan bir kellik(her anlamda), bir sürü endişe ve giderek yiten coşku. Çocuklukla mesafeyi açtıkça huzursuzluk arttı, kalabalıklar arttı, evler büyüdü. Hikayeler yazdım, sonuna oturup ağladığım.
I.
“Geldi, yüzüme baktı, ‘gidelim’ dedi. Önümden geçti ve yürümeye devam etti; onu takip edeceğimden çok emindi ve bunun nedenini uzun süre düşünmeme rağmen bulamadım. Gittik. Bir şeylerden bahsetmeyi istiyordum ama neden bahsedecektim sahi? Muhabbeti de o açtı zaten, yüzüme bakmadan hem de. Oralı bile değildi. Evlerden alıp getirmişti beni oraya, bunun için çabalamıştı ama umursamıyordu. Birileri gelip gidiyordu sanırım düzenli olarak. Ben de mi o birilerindendim acaba? Sinirlendim pek tabii, ben nasıl birileri olabilirdim; evlerden gelmişim buraya, cebimde güneş, kulağımda zamanın şarkısı, alnımda tren yolları. Ben mi birileriyim? Olsa olsa o birileri olabilir. Dur şurada bir kahve içelim de göstereyim ona kimin ne olduğunu diyorum atak davranıp ama nereye oturacağımıza bile o karar veriyor. Olmaz bu iş. Önündeki tatlıyla değil benimle ilgileneceksin diye çıkışayım diyorum, belli ki tatlı muhabbetten daha güzel; ne koymuşlar içine, çocukluk mu? Gözlerini dikip bana bakıyor. “Daha sakin” diyor. Cebimdeki güneşi sıkıyorum panikle. Yenilmenin verdiği bir acı oturuyor içime, evlere koşuyorum hüzünle…”
II.
“Geldi, yüzüme baktı ‘Dut ağaçlarıyla konuşurum ben’ dedi. Haha! Dut ağaçlarıyla konuşurmuş. Ne diyormuş dut ağacı; pekmez zamanı mıymış? Kim dut ağacıyla konuşabilir ki diyorum içimden ama elim cebimde, sıcacık. Kulağımda zaman şarkı söylüyor. Ben birileri değilim. Yoksa o da mı değil? Ben orada değilmişim gibi dutları yiyor, bir şeyler geveliyor ara sıra, sonra dönüp karakolun birinin bahçesinde muhabbet ettiği dut ağacını anlatıyor. Dertliymiş sanırım, yalnızlıktan şikayet etmiş. Hayretler içerisindeyim, hangi ağaç yalnızlıktan şikayet eder ki diye düşünüyorum, o beni dürtükleyip uzak dallardaki dutları işaret ediyor. Benimle ilgisi hiç yok, hiç olmadı ki, işi gücü ağzı tatlansın, ağaçla muhabbeti artsın. Acı mı bizim muhabbetimiz? Eh, al o zaman, şurada büyük bir tane var. ‘Olmuşlardan seçelim, ağacı üzmeyelim’ diyor; kendi derdimi unuttum ağacınkine düştüm bir de. Çaresiz bir şeyler anlatayım, rengimi belli edeyim diye yaklaşayım diyorum, kaçıyor. Dut ağaçlarını kesmek gerek. Başka türlü olmayacak bu iş…”
III.
“Ben gitmeye karar verdim. Aradım, ‘gidiyorum’ dedim. ‘Nereye?’ dedi; nereye olacak, evlere. Hiç dinlememiş! ‘Ben de gelirim o zaman’ dedi. Ne bu merak şimdi, nereden çıktı? Hem sen nereden biliyorsun evleri, orada dut ağaçları da yok ki. Biliyormuş. Geldi, yüzüme baktı. Kalktı, umursamadan dolaştı evlerde. Biz sığdırmışız koca dünyayı içlerine, o iki dakika dolaştı, ‘güzelmiş’ dedi. Biraz dağınık kusura bakma; arkadaş toplamış getirmiş huzursuzluklarını, yığmış kanepenin üzerine. Masanın üstündeki hikayeler benim. Çocukluğu dolaba koyduk ama biraz kırışık, ütü istiyor. Pek giymiyoruz şu sıra; şunlar da yeni yıkandı. Buzdolabında çürüyen birkaç anı var, atıp kurtulursak her şey iyi gibi. Ne içersin? Hemen getireyim. Sütü de kaynatayım, peki. Oralı değil. Oralı olmuyor hiç.”
IV.
“Muhabbetler. Bir şeye benzemeyen bir sürü laf ettim, o da arada karşılık verdi, bazen hevesimi kırdı. Nereden geldin sen? Zamanın içinden gelmiş. Oradaymış hep de, yokmuş gibi yapıyormuş. Laf işte. Anlattım ya o kadar hikaye dedi, ben ne yapayım onları, onları bilmiyorum ki ben. Ben yokmuşum o zaman; güneş benim cebimde, içinde güneş olmayan hikaye gerçek olur muymuş hiç? Olurmuş. Karanlık da olsa varmış hikayeler; hepsi yerin dibine batsın, nasıl tiksindim bir bilsen. İçti kahvesini ya, ne yapacak diye bakıyorum öyle. ‘Gitmem gerek’ dedi. Eh, ne yapalım. Bırakayım seni dedim. Yürüyoruz. Durdu, gizli saklı, öpüverdi birden. Meğerse ağzından bal akıyormuş. ‘Dut ağaçları ile konuşurum ben’ dedi. Ne bileyim ben, olur mu hiç öyle şey? Birileri değilmiş meğerse. Al o zaman dedim ben de, açtım cebimdeki güneşi gösterdim. ‘Ben de birileri değilim’ dedim hafif kızgın, ‘biliyorum’ dedi. Biliyormuş.”
V.
“Geldi, yüzüme baktı ve dedi ki, ‘bugün diğerlerinden daha aydınlık’. Güneşi gördü ya tabii, aynı olur mu hiç günler? Konuştuk. Çok konuştuk. Arada başkalarını da kattık sohbete. Büyüdük. Değiştik. Anlaşamadık. Sorunları dut pekmezi ile çözdük. Uyuduk; bol bol çocukluk rüyası gördük. Ben ona evleri gösterdim, o bana en iyi anının hangi lokantada yeneceğini. Daha çok sarhoş olsak iyi olurdu da, ayık kafayla da iyi gidiyor. Gerçek dışıydı hikaye, öyle de devam etti. Zaman kulaklarımda uğultu artık, ne zaman geçti, ne zaman geldik buraya?”
VI.
Geldi, yüzüme baktı. “Gidiyorum” dedi. Ne yapayım; bir koli yaptım, güneşi de içine koydum; gittiği yerde lazım olur diye…
Beril Batı’ya…
Üniversiteye yeni başlamış bir grup tıfıl çocuk, hazırlık binasındayız. Herkes çevresiyle fazla ilgili. Alt kattaki sınıfta su gibi bir kız var, listeye alıyoruz. Sonradan çok iyi arkadaşımız olacak. Yan sınıfta yeşil gözlü güzel bir kız var ama selam versen dayak atar, öyle suratsız. Zaten biz de ev hasreti, öğrencilik hayatı, Eskişehir’e alışma telaşı derken önce tutunacak dalın derdindeyiz. Bazı insanlara uzaktan ısınırsınız; Kaya’yı da sınıfa girer girmez seçmiştim. Önce yemekte eşlik edecek biri, şehri birlikte keşfedecek biri, tutunacak bir dal, sonra bir arkadaş, daha sonra ev arkadaşı, bir dost. Hikaye orada başladı, buraya kadar geldi.
Biz çamaşır makinesinin hareket etmesini engellemek için sıkmaya geçtiğinde üzerine otururken, musluk contalarını halledelim derken, bir yandan da evin eksiklerini gidermeye çalışırken yan sınıftaki asık suratlı yeşil gözlü kız Kaya’nın kız arkadaşı oluverdi. Beril o dönemler benim dostumun kız arkadaşıydı, fazlası değil. Kaya’yı üzdüğü için hiddetlendiğim bile olmuştur. Ona sürpriz yapalım diye karda kıyamette bir sürü koşuşturmada bulunduk, Beril ayakkabılarını bağlayıp gelemedi. Kiraladığımız romantik filmi de iki adam başbaşa seyretmek zorunda kaldık. Sonra olaylar karıştı, Beril gitti.
O dönemler beni de bir kız perişan etmişti, bir başkasına aşık olmuştum tekrardan, okula gitmiyordum, her şey çarşafa dolanmıştı. Kaya da durumu atlatamadı. Durumumuzun boktanlığı aramızı açacaktı, evleri ayıralım dedik onun yerine ağlaya zırlaya. Ayırdık da. Muhabbet değişmedi ama. Bu olaylardan bir sene sonra bir gece bizim kapı çaldı, baktım Kaya. Beril’e bir sürpriz hazırlamış kız yine ayakkabılarını bağlamaya üşenmiş sanırım, bizim çocuk elinde içkiler surat düşmüş. Yalnızlığın dalgası bol olur, atlattık geceyi kazasız. Bir sürü yalnız adam kriz durumlarında içki içmeye başladığında önce sessizlik olur masada, sonra geyik. Hüzün alışkanlık olunca, eğlenmesini biliyor insan.
Nasıl olduysa o haftanın başında bir araya geldiler yeniden. Bir yaş büyümenin ne kadar fark ettirdiğini o gün öğrendim; bir sene önce ne yanlışları varsa o günden itibaren göremedik o yanlışları bir daha. Anısı bol altı sene. Evleneceklerdi de, bir şeyler ters gitti, olaylar karıştı, yürümedi işte. Onlar aynı şehirde, ben de Ankara’da, Eskişehir’de, Marmara Adası’nda, hep beraber savrulduk bir tarafa. Hikaye çok da, yer yetmez anlatmaya kalksak.
Bugün öğlen telefon etti Kaya, Beril’i kaybetmişiz. “Nerede yahu, nasıl, koskoca Beril nereye kaybolur?” diye soracağım, düğümlendi gitti işte. Soramadım da telefonu kapattığımdan beri evin her yerinde Beril’i arıyorum belki bulurum diye. Dağınık adamımdır ama aradığımı da aradığımda bulurum. Nereye baktıysam yok. Geçenlerde telefonu elime aldım, arayacağım, üşendim, aramadım. O gün arasam bulacaktım belki de, şimdi ne yapsam boş. İlk kez de kaybetmiyoruz birini ama ne yapayım. Şu dağınıklığın içinde bir yerlerdedir herhalde, çıkar bir yerden, ne bileyim.
Bugün yine olaylar karıştı. Beril gitti. Son kez.
Evlere kaçıyoruz, odalara saklanıyoruz. Sokaklar güvenli değil. Her türlü hüzün dışarıda; enflasyon almış yürümüş, tecrübenin kilosu cüzdana kalın geliyor. Bazen dayanamıyor, “sar oradan bir tane” diyor, alıyoruz. Çabuk bitiyor eldeki de, acıyınca-acısı- daha iyi oluyormuş; ömürlük, koy köşeye. Anlatır durursunuz masanın birinde, sigara molasında, şehirlerarası yolculuklarda. Mutluluğun aksine acıda anlatacak daha çok şey vardır. Sesi de yanıklaştırır hem, iyi gelir.
Mutlu hikayeler fıkralar gibidir. Çok güldüğümüz şeylerdir ama, “nasıldı, hatırlarsam anlatacağım” lafını çok duyarız iki hikaye arasında; o arada anlatacak hikayesi hiç bitmeyen Orhan Efendi araya girer başlar anlatmaya zaten. Oysa olayları belleğe bağlayan şey acıdan başka bir şey değildir. Zarar gördükçe taşıma kapasitesi artar belleğin. Ne kadar yaralı bireylersek, o kadar hatırlarız. Böyle adamların en kötü yanı da, hiçbir şeyi unutmaz bunlar. Bu yüzden sıradan bir günü kendisi için cehenneme çevirmeyi başarır. Hikayesi bitmez. Kurar da kurar. O yüzden Orhan Efendi evine yalnız yürür, evinde de onu kimse beklemez.
Sevince endişeleniyor muyduk? Mutluluktan endişelenir mi insan? Endişelenmek için sever mi? İki kilo kuru kayısı için bunca zahmete gireriz, yiyip kalkarız, hiçbir şeye de benzemez. İnsanlar gelir, insanlar gider. Akrabalar müdahil olur. Arkadaşlar desen söyleyecekleri hiç bitmez. Ağzımızın tadıyla iki sevişelim dersiniz, bir bakmışsınız 30 kişi sizden, 50 kişi karşıdan gelmiş, 97 kişi bir ilişki yaşıyorsunuz. Birinin elektrik faturası, diğerinin okul alışverişi, öbürünün iş yerindeki şefi, berikinin kız arkadaşı derken çorbaya döner iş. Buralarda bir yerdeydi, arayım bulayım dersiniz de çok kalabalık. Bu kadar adamla sevilir mi hiç? İki kişilik değil miydi bu meret?
Nerede bulacaksın sahi? Kaçmış gitmiş bir yerlere, ağzının içinde bir ekşilik. Doktora gidiyorsun “ya kalbim bir acayip, mideme vuruyor, bir bulantı bir bulantı” diyorsun. Turp gibi yolluyor seni doktor; aynı turp gibi tatsız, tuzsuz bir şeysin. Otobüse biniyorsun bir acayip için, bakkala gidiyorsun herkes biliyor nedenini de ilacı yok, acıyarak bakıyorlar. Yatsan uyutmuyor, sabahı ediyorsun bir şekilde. Kaç, evlere kaç. Japon yapıştırıcısının işe yaradığı bir alan görmedim(zaten japonlarla bağdaşmış bir yapıştırıcı fikri baya komik), bir de sen dene.
Ne kadar kaçsak da geliyor, ne kadar saklansak da bizi buluyor. Evde oturuyoruz o yüzden. Yalnızız. Evde oturduğumuz için yalnızız. Büyüye büyüye evlere dönüyoruz, dünyanın içine doğru bir şehir.
Kimse kimseyi 97 kişilik sevemez. O yüzden sevince mutlu olmuyor insan.