Tebaruz

"Dünyanın gerçek gizemi görünmeyen değil, gözle görünendir..." Oscar Wilde

2 notes

Yolculuk #2

“Duvarlar yok, odalar alabildiğine geniş; sonu belli olmayan düzlüklere taşıyorsun hayatı. Elinde belleğin, yön soruyorsun gelen geçene; yan yolları olmayan bir harita. Nerede kaybettin ömrünü? Konuşmaya başlasan gelecek arkası; ardı ardına dökülen kelimeleri uç uca ekleyip bir şeylerin peşine düşeceksin. Şurası evler, şurası hastane, okul. Şurası ucu olmayan verimli topraklar; zamanı ekiyorlar mevsimlik, güneşin kavurucu sıcağında zamanı dolduruyorlar çuvallarına, kaybettikleri günlere, geride kalan mevsimlere mutlu oluyorlar. Yol ayrımları, tabelalar, bitmeyen bir asfalt…

Yollar insanın boğazına dolanır, söz söyletmez; insan uzaklığı umuduyla ölçer. Arkasında güneşli aksamüstleri, bin hüzünlü yaz…”

2 notes

Yolculuk #1

Topladın çantanı, içine en sevdiklerini koydun özenle, biletin kimsenin olmadığı yere, cebinde en büyük yalnızlıkların… Çantanda evler, cüzdanında acil durumda aranacaklar rehberi, kafanda gün gün yapılacakların listesi. Yalnızlık bir otobüs bileti uzaklığında; pencere kenarı mı, koridor mu? Pencere kenarı çocukluk, koridor hayat. Garlardan vazgeçmişler; sen dört tekeri tercih etmişsin çok mu? Anonstan ve geciken ‘aktarmalı’ otobüsten bağımsız işaret edilen yerde duruyorsun heyecanla; gitmek bu kadar mı önemli?

4 notes

10 Things You Should bla bla bla…

Askerde son günümde siz sivil gardaşlarım için hazirladim. Kıymet bilmeniz gereken 10 şey. Artizliğin alemi yok, akıllı olun. Oğlum bi’ çay ver…

1-Zaman hayatın esansıdır.
2-Çirkin kız yoktur, az askerlik vardır; kadınlar çiçektir ve su isterler. Sulayın.
3-Annenizin yemeği falan hikaye; fast food yemek tanrısıdır. Sağlığınızı az önemseyin; Can adadan gelir. (Nası şaka?)
4-Küresel ısınmayı siktir edin(zaten bahanenizin bu olduğunu sanmıyorum da) ve her gün yıkanın; evlerimizdeki sıcak sular için 1 dakikalık saygı duruşu.
5-“Yapacak bir şey yok” dünyanin en geri zekalı söylemidir; askerde tüm gününüz “biraz da şurada durayım” şeklinde geçer. Gerekirse amuda kalkın ama söylenmeyin.
6-Ayakkabılarınıza gözünüz gibi bakın, çocuklara özenip sokakta top oynamayın.
7-Televizyon kumandası tekerlekten daha önemli bir icattir. Unutmayın; insanlar bu kumandayi ele geçirmek icin büyük fedakarlıklar yapıyor; sağım solum Hürrem Sultan. Zaplayın.
8-Her gün sabah yatağınızı dağınık bırakın, anneniz, ablanız, eşiniz sizin yerinize toplasın. İşleri ne.
9-Yerde sırt üstü yatıp debelenen kedi, köpek size komik gelebilir ama bize hiç öyle gelmiyor. Yalın ayaklarınızla halıları şenlendirin, sevgilinizle halılarda yuvarlanın, sevişin, ne bileyim.
10-Kahvaltı için birileri sizi uyandırıyorsa göt baş yapmayın, o sofraya koşarak oturun. Güler yüzü hiçbir markette bulamazsınız.

1 note

“Birilerini sevemeyecek kadar sakat, hayal kuramayacak kadar umutsuz, telefona bakamayacak kadar yorgunum. Tüm bunlar ne zaman oldu ve ben o sırada ne yapıyordum? Ne zaman bu kadar yalnız kaldım?

Bir defter aldım sayfaları dolsun diye, aynı geride bıraktığım 27 yıl gibi; başında, ortasında, sonunda rastgele karalanmış sayfalar, ortasında yırtık yapraklar, arasında nereden geldigi belirsiz bir sürü kağıt. Hayallerle dolu bir kültablası önümde, yavaş yavaş parlayan güneşin ısıttıgı mermerden bir koya bakıyorum. ‘Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?’”

0 notes

[Flash 9 is required to listen to audio.]
62 Plays
Dreams To Hope For
unknown

Dönem dönem süpersonik grubumuzun hit şarkılarını buralarda paylaştık, ilgi gördü, bir yeniden doğuş hikayes… Yok tabii ki öyle bir şey. Emeklemeden yüzüstü kapaklanmıştık biz, fazlası olmaz bizden. Askere gideceğimden mütevellit, ruhunuzu aç bırakmaya gönlüm el vermedi, bir şarkı patlatayım dedim. 

Öncekiler gibi bunun da romantik-komik hikayesi olsun isterdim ama gayet sıradan; işte bizim Özgün albüm çalışmalarını evde son sürat sürdürürken biz de gaza gelip gitarı elimizden bırakmıyoruz. “Ben de yapıcam ulan beste, madem bu kadar kolay” triplerindeyim. Bir şeyler çıkartıyorum, ulan güzel gibi ama bir şeye benziyor, meğerse nothing else matters’mış. Anlaşılacağı üzere birçok Metallica şarkısını tekrar besteledim bu dönemlerde ve daha birçok grubu yeniden keşfettim. Bu şarkıysa(?) durup dururken, gecenin bir yarısı ortaya çıkıverdi, Özgün’ün hamleleri ile bu halini aldı. Kaydı da dandiktir; sabah 6 mıydı neydi bunlar olduğunda. Evet, okula gitmediğim dönemler; bir kulunu çok seviyordum o zamanlar. 

Hikaye budur; ilk şarkıdır. Sonumuzun ne olacağını da ele veriyormuş gibi aslında. Burada ilk paylaştığım eserimizi bir kompozisyona tamamlayıp-bunlar oldu ama şimdi açmayalım- şarkının çıkışına da bunu patlatacaktık. Patlattık da. Lakin kötü oldu. 

Şimdi sizleri bu şaheser outro ile baş başa bırakıyorum. 

(Askere gidiyorum ya, yokum falan, outro neyn, hişş…)

5 notes

Kafamın İçinden Hikayeler #5

Lise 2’nin sonları oldukça kararlıydım aslında; daha Nisan ayından deneme sınavlarına giriyor, enteresan puanlar alıyordum. Hocalar da baya umutluydu, annem gururla girmek zorunda olmadığım üç saatlik sınavlara girişimi takdir ediyordu. Hızlı giden at hikayesi bizimkisi-her zaman da öyle oldu-; o yaz ne oldu tam hatırlamıyorum ama, o sonbaharda bir kız beni yoldan çıkardı-birilerine bok atmamız gerekli burada- ve Aralık ayını göremeden havlu attım. Aslında okul-dershane temposu, hasbelkader Türkiye Kupası’na uzanmış Anadolu kulübü etkisi yarattı bünyede, çarşamba-pazar maç temposunu kaldıramadık. Ya da tembeldim, bilemiyorum. Her şeyin suçlusunun o kız olduğunu söylemek daha kolay geliyor. Evet sen. Hikayedeki Bünyamin Gezer sensin. Oh be.

O günden itibaren şafak sayar gibi(askere gideceğim, böyle metaforlar kaçınılmaz) saydım ertesi yılın ÖSS giriş gününe kadar olan süreyi. Okulu kırıp parkta ya da bizim eve içmeye kaçtığımızda “sınav” diyene yapıştırıyordum “daha 500 gün var oğluuum” cevabını. Biraz olsun iç sıkıntısı yoktu; içelim, sevişelim, hayat bu değil miydi? Değilmiş amına koyim. Sınava girmeden önce zaten beklenti yoktu, bitirip erken çıktım, bizim peder “daha 10 dakika var gir içeri” diye içeri sokmaya çalıştı beni. İddiasız çıktığımız ÖSS deplasmanında medya baskısı yiyorduk; yenildik ama ezilmedik beklentisiydi herhalde babamınki. Ezildik baba, ezildik. Fena hem de. Ter maçıydı bu, gerek yoktu gerginliğe de neyse. Olan oldu, önümüzdeki maçlara bakabildik çok şükür.

365 eşiğini aştıktan sonra yaşadığımız “Kim 500 Milyar İster?” gerginliği ile “bu yola baş koyduk hacı, ölmek var dönmek yok” mottosu ile işe koyulduk. Tabii ki de Temmuz ayında soru çözmedim; onu yapan adamların böyle yazılar yazdığı nerede görülmüş-laf sokmak-? Sadece 2 kızın olduğu bir mezunlar sınıfında ciddi başlayan hikaye, iki hafta içerisinde öğleden sonraki etütleri asıp internet kafelerde yaşanan orgazma bıraktı yerini. Headshot. 3 adam geliyordu ve silahlıydılar. Ve bu suç bizim değil, o kadar kafa adamı aynı sınıfa toplayan dershane yönetiminindi. İnsan suçu kendinde arar mı hiç?

Her şeye rağmen öncekine nazaran çok daha iyi gidiyordu işler, gerekeni de yapıyorduk, tam olmasa da. Yani kim neyi, ne zaman tam yapmış? İyi dostluklar kurduk, iyi vakit geçiriyorduk. Ben yine zamansız olarak birilerine aşık oldum ve geçen hikayede bahsettiğim denyo çıkıp “abi o kız senle olmaz” dedi, ben de kıza bir şey söylemedim. (Yıllar sonra Çekleri 2-0’dan gelip yendiğimizde kafam güzel bir şeyler itiraf ettim sanırım o da bana cevap vermedi haliyle. Yani. Bizim romantizmimiz de bu kadar oluyor kusura bakmasın; iki dileği de Fener’e koymak olan adamdan ithal kırmızı şarap beklemek abesle iştigal.) Fark etmez; öncekilerin tahribatı üzerine kontrollü yaklaştığım bu hikayenin güzel anıları da yok değil. Zaten sadece ben değil, tüm dershane aşıktı kıza ve prensip sahibi biri olarak derslerine konsantreydi; bu bile benim denyo arkadaşımı haklı çıkarmaya yeterdi aslında. Yine de bizimle olmasa da, çevreye yar olmayacağını bilmenin rahatlığı ile Arşimet’in bin yıllar önce yaptığı işgüzarlıklara konsantre olmayı başardım. 

Öyle çok şaşaalı sınav günü hikayelerim yok. Sorsan giren 1.5 milyon kişinin 1.2 milyonu müthiş acayiplikler yaşamıştır, anlatmakla da bitiremezler. Kimi akşamdan kalma, kimisinin arabası bozulmuş, kiminin iki gözü önüne akmış. Bir de hepsi üniversiteyi kazanmış üzerine. Evet, bu hikayedeki mal da benim. Rahat uyudum, evimin dibinde sınava girdim sorunsuz bir şekilde ve istediğim üniversiteyi kazanamadım. Aldığım puanların 15 puan altını aldım, hesaplanan okul puanının 10 puan altı geldi. Öte yandan babası sınav yolunda kriko kullanmak zorunda kalan Ayşe son anda yetiştiği sınavda derece yaptı ve şu an uzaklarda bir yerlerde master yapıyor. Ayşe, yalanını sikeyim senin. Herkes yattıktan sonra test çözdüğünü cümle alem biliyor; gel itiraf et. Hatta yüzsüzleş; “sen de çalışsaydın” de. Ben de ağzının ortasına sert bir cisim yapıştırayım. 

Velhasıl, biz de bir puan alıyorduk, fena da değildi, bulamayanlar vardı, şükrettik. Komşunun oğlu fenalaşmış sınavda, çok kötü yapmış. Ah yazık. Çalışmadı demiyor da. Tercih formları geldi, dershaneden aradılar, gelmiyorum dedim. Bu çıkış niyeydi hatırlamıyorum da, ne istediğimi biliyordum. Annem karışmadı, babam homurdandı ama son imzayı atacak olan bendim. Eve 10 dakika uzaklıktaki bir üniversiteye(Ankara Üniversitesi) gitmek çok saçma geliyordu o vakit. Hayatımı Gazi Mahallesi-Beşevler-Bahçelievler-Tandoğan sınırları içerisinde geçirmiştim 18 sene ve bir 5 sene daha aynı yerde bulunmak çok saçma geliyordu kulağa. Maceraları severim; çek oradan bir Eskişehir. Kampüs güzel-sanki orada yatıyoruz-, öğrenci şehri, kızlar teklif ediyor derken formu teslim ettik. Aday numaramı giriyorum bir yandan, bir gözüm ekranda, diğer gözüm yaz aşkım Duygu’da tedirgin olmayan bir bekleyiş. Zaten beklenen sonu resmiyete kavuşturduk; ilk kez o an sordum “ben ne bok yedim” diye. Neyse ki üç saatti Eskişehir-Ankara arası. 

İlkokula beş buçuk yaşımda başladığımdan sene kaybım yoktu, 18 yaşındaydım, ergendim ve üniversiteye girmiştim. Şimdi baktığımda proje çocuk olsam 20 yaşımda MIT’e gidebilirmişim ki proje çocuk değilim ve askere gidiyorum. Başka bir zaman çizgisinde proje versiyonum varsa yolundan dönsün. Akrabaların kulağına gider, bitmez dırdırları. 

Nevresim takımı, kettle, battaniye gibi şeyler alınırken sorun yoktu da, otobüs bileti alınınca iş ciddileşti. Yurt bulduğumda bile olan bitenler garip değildi de, o otobüs terminali yok mu. Hikaye orada başladı, buraya kadar da geldi. Sınava son anda yetişen Ayşe yüzümüze bakmıyor, Dust’ta birbirimizin arkasını kolladığımız arkadaşların %70’i nerede bilmiyorum, kız ise verdiğimiz selamlara nezaketi elden bırakmadan karşılık veriyor, geçilmesini istemediği sınırı çizerek…

21 notes

Kafamın İçinden Hikayeler #4

Hikaye bu ya, aradan geçen sekiz-hatta onsekiz- senenin sonunda planladığı hiçbir şeyi yapamayan bir adam olarak askere gidiyorum iki hafta sonra. Aslında bunların böyle olacağı ta en başından belliydi; çizgi film izlemek için saati kurup erkenden uyanma planları yaparak başladım bu işe, hep de uyuyakaldım. O zaman anlamalıydım işlerin bu noktaya geleceğini ve “ne yapacaksın?” sorusunu soranlara “ne bileyim amına koyim” demeliydim. Onun yerine dönem dönem değişen planlarımdan bahsettim; bir dönem müzisyenken, bir ara futbolcuydum, sonra tiyatrocu oldum, daha sonra bilim adamı. Ve askere hiç gitmeyecektim mesela. Şahane bir akademik kariyer yapacaktım, herkesin yaşama hayalini kurduğu bir şehirde yaşayacaktım ve bakanın gözlerini alamadığı bir sevgilim/eşim falan olacaktı. Durum ne şu an diyecek olursanız, az önce cüzdanıma baktım 5 Liram var. Valideden 2 Lira alır bir paket sigara alırım yarın, eğlence işte. 

İlk psikolog seanslarımda bu abuk durumu sormuştum, hani nedir ilacı diye. “Yapmak istediğin şeylerin listesini yap” demişti. Sanırım ne kadar açgözlü olduğumu hesaba katmadı; sayfalar birikti de aradan hangisini yapacağımı seçemez oldum. Haliyle yine bir başarısızlık öyküsü çıktı ortaya. Olsun; geçenlerde kendime bir muhtar çakmağı aldım, listede de varmış meğerse. Check. Herkes gibi koşacak değiliz, mizacımız farklı. 

Başkalarının daha büyük problemlerinin olabileceği kulağımıza beşikte fısıldanmış. Altımı ıslattığım andan itibaren “pişik oldu ama olsun, milletin başına neler geliyor, şükredelim” diyerek-tam olarak bu cümle olmayabilir- bugüne kadar geldim. Biraz baş kaldırır oldum, “aza tamah etmeyen rerörerö” dediler. İyi madem dedik. İşler yolunda gider gibi oldu, ondan sonra da “çalışan kazanır” dedi biri. Sayıyla mı veriyorlar birader sizi? Eşikten kafanızı uzattığınız anda dürülmüş bir gazete ile vuruyorlar sürekli. Bu kadar olumsuzlukla iyi bile gelmişim diyorum bazen. 

Hayır, bir de alan gözetmeksizin çalışıyor bunlar. İlkokul değiştirmiştim dördüncü sınıfta, gittiğim okulda da bir kızı seviyorum. Ne olacak bizimkisi, gülüyor, uzaklarla uyuyoruz. Bir gün tersliyor, ilk cehennem deneyi. Neyse; ben yakın gördüğüm bir arkadaşa söyledim “abi ne güzel kız, çok seviyorum-ahah-“, bu da durup “o kız senle olmaz” dedi. Neden diye sordum ama cevabı yoktu tabii. Ben de mal gibi mezuniyet balosuna kadar söylemedim kıza. Sonra pederin gazlarıyla gittik söyledik, meğerse kız da beni seviyormuş(bakın hoşlanma değil, seviyoruz. Net.). Kolumu yalayıp arkadaşıma bir nah çekmek isterdim ama iş işten geçmişti; başka dünyalardaydık artık. Ki ben yine bekleneni ve planlananı yapamayıp en başarısız olmayı becermiştim. Allah belanı versin Tsubasa, evin yansın Nankatsu.

Şimdi diğer aşklarıma da gireriz, bu yazı bitmez. Zaten ben yazarken birini daha severim, heyecanlanırım, siz de gelip “olmaz abi o iş” dersiniz. Ben de “olmaz mı” derim, hüzünlü bir şarkı açarız, iki duble bir şey içeriz, yaşanmamış şeyleri yazarız beraber. Ve yine aranızdan bir denyo çıkar “abi dert ettiğin şeye bak, millet nelerle uğraşıyor” der. Sekmez hiç. Bu da sizin suçunuz değil; siz de ıslattınız altınızı. Sizin de hayalleriniz vardı, siz de erken uyanamadınız, siz de başarısız oldunuz. Köpekler gibi kuyruğumuzu kovalayıp duruyoruz işte.

Velhasıl, bizim arkadaşlar vardı üniversiteyi bitirip askere gideceklerdi, yurt dışına gitmişler. O benim hayatımdı lan. Ben gidecektim, siz de nöbet neyn tutacaktınız. Kısmet bu işler(bunu da biri fısıldamıştı sanırım). 14 gün sonra askere gidiyorum. Gariptir ki, süresini bilmesem de, benden bekleneni tam olarak yapacağım süre boyunca. İstediğim kadar hayal kurayım; oranın malıyım ve sınırların dışında bir şey yapma iznim yok. Mutlak bir başarı ortamı. Şu özette beklenen mutlak bir mutluluk tablosu olsa da işler hiç öyle olmayacak. İnsan kendi kendini hapsetmedikçe bu olan bitenlerin hiçbir anlamı yok. 

Bu arada sen. Evet sen. Saçlarını boyatmışsın, yakışmış. Zaten ne giysen yakışıyor be, aklım hep sende. Bayadır da özlüyorum seni. Bir arkadaş “olmaz” dedi, biz de oturup yazalım dedik. Benden hoşlanıyorsundur belki de, ben bilmeyeyim, boşver. Bu acayipliğe alışmışız; alışmadık götte don durmaz. Yol yakınken vazgeç.

0 notes

Başkalarının Hikayeleri #1

“Senin küçücük ağzın yoktu o sokaklarda. Perçemin canımdan harfler çekmiyordu. Gözlerinin yüzünden taştığı ben değildim. Deniz bir haritaydı duvarlarda. Sesin çiçek açtığını kimse bilmezdi. Önüne bakan sözlerden yapılmıştı evlerimiz. Çift kanatlı bir kapıydı bütün uzaklar. Zaman kardı. Bir hayal bilgisi bile değildi Kale Kapısı. İki yalnızlıktan kocaman bir kalabalık doğardı. Sözlerin kalbi yoktu. Bir pencereden ötekine gün akşamdı. Bir gökyüzü hecesiydi yüzümüz, lambaların kederinde susarak okuduğumuz. Odalar ölülerimizle doluydu. Sevinçsiz sabahtı yataklarımız. Senin ince yüzüne üç şehir vardı.

Bütün güzellikler gibi bir gecikme bu da. Varıp acısını çocukluktan alan. Büyüyecek ölüme kadar. Hangi sevgi sözünü söylesem yalnızlık, hangi zamana sitem etsem hayat…”

Şükrü Erbaş-2006 / Unutma Defteri

1 note

Kafamın İçinden Hikayeler #3

Uzun tatillerde zaman birimini kilometreye çevirmek başkaları için lüks olsa da, benim için zorunluluk. Bir evden uzaktaki başka bir eve dünyaları taşıyorum. Yabancı evlerin rüyaları da bir başka oluyor. Düşün güzelliği, gerçek olmayışından gelirmiş. Varsın olmasın; daha kahvaltı masasına varmadan önce lavaboda, sonra sahanda yumurta ve çökelek arasında, dağ başında, bir ahır dolusu keçinin içinde insanın aklına gelir de güldürür. İşimize gelmediğinde tersinin çıkacağı iddiasında bulunduğumuz düş, gerçekten ötedir. Başka bir meridyende, haberi bile olmayan biri için heyecanlanacak kadar umutlu bir varlıktır insan. Günde en az iki kere düşünür; sorumluluk bilinci herkese örnek teşkil eder. Biri fedakarlıktan mı bahsetti? Kilometrelerce fedakarlık yapar insan hayatı boyunca da kimse dönüp teşekkür etmez. En fazla acıklı bir gülümseme, şanslıysanız samimi bir öpücük. 

***

Kapadokya denilince akla Peri Bacaları gelse de, dar kafalı insanoğlunun ilk düşünmesi gereken “Güzel Atlar Ülkesi”dir. Ürgüp-Göreme-Avanos’tan da oluşmaz; içine Yozgat ve Niğde’yi de alan geniş bir ülkedir Güzel Atlar’ın evi. Bundan bin yıllar önce Hititliler üşenmemiş, etraftaki dereye, tepeye isim takmış; ve hatta Kızılırmak’ın kolu Delice’ye de Kapados deyivermiş. Çocukluğumda yaptığım Yozgat yolculuklarının yaz döneminin hüzünlü anılarındandır Delice’nin kuru hali. Ve ne gariptir ki, küresel ısınan dünyamda, daha kötü olması beklenirken gayet coşkun bir halde buldum bu gidişimde. Bunun hayatımda değişecek bir şeylere dair işaret olduğunu düşünecek kadar salak değilim elbette; yine de boduların sudaki keyifli debelenişleri çocukluğuma dair uktelerin birinden kurtulmama vesile oldu.

***

Yozgat yolculuklarından bahsedeceksek, biraz daha geçmişe gitmek gerekiyor. Daha önce buralarda yazdığım bir yazıda çocukluğumun başka bir yüzü olduğundan bahsetmiştim. Hem mutlu hem de travmatik çokça anısı vardır Yozgat’ın. Babam duyduğunda üzülecek olsa da, “ohh, memleketim” diyerek nefes almadım “Yozgat İl Sınırı” tabelasını gördüğümde. Zira aidiyet ile ilgili farklı fikirlerim var ve hepsinden önemlisi  dönüp dolaşıp bir yere geri dönme fikriyle kavgalıyım. Özünde “insanın evi gibisi yok” fikri beni çokça huzurlu bir insana dönüştürse de, bir yerden sonra bu işin cezaya dönüştüğü kanaatindeyim. Birileri sana bir yer işaret etmiş, sen de ne yaparsan yap oraya bir şekilde geri geliyorsun. Macellan bile fazlasını yapamamış gerçi, çok da üzerinde durmamak gerek sanırım. 

***

Yine de dünyayı karış karış gezmek isterim. Ekvatorun çevresini ölçmüşler ama önemli değil; bir çubuk dikip adımlayarak dönmek, “12432534653 adım dünyanın çevresi” demek isterim. 44 numara ayakkabı giyiyorum ve bu işi 38 numara giyen birine göre daha az yorularak gerçekleştireceğimi bilmek beni memnun ediyor. “Denizin üzerinde mi yürüyorsun?” diyecek hafif akıllılar vardır mutlaka aranızda; evet yürüyorum, problem yoktur umarım. Her şey bir yana, bu kadar senedir dağ bayır gezdiğim Yozgat il sınırlarında hala görmediğim yerler olduğunu bilmek canımı sıkıyor. Mesela fotoğrafta görülen Akdağmadeni Ormanları’nın içlerine hiç gitmedim. Ne var orada? Aradığım şeylerin cevapları olmadığı kesin. Bir dönem insanların kendi hayatları olduklarına pek inanmıyordum. Hayatın sadece bir kişinin etrafında olanlardan ibaret olduğunu düşünmek, ben öldüğümde herkesin öleceğini sanmak çok egoistçe duruyor, kabul ediyorum; yine de ormanın ulaşamadığım kısımlarında herkesin benden habersiz toplanıp çeşitli tesadüflerin üzerinde çalıştığına inanmak da fena bir düş sayılmaz. Masalsı oluşu da oldukça çekici.

***

Her şeye rağmen şanslı sayarım kendimi. Anneannem denizi görmeden ölmüş. Bir insan denizi görmeden nasıl ölür diye düşünüyorum bunu öğrendiğimden beri. Son zamanlardaki en büyük sorunum bununla ve bunu değiştiremeyecek olmaktan daha büyük bir pişmanlığım olmayacak sanırım. Vadinin içinde bir şehir, çamlığın karşısında bir ev ve sıklıkla ahır-ev arasında tükenen günler. Ben yapacak bir şey olmadığından dem vurduğum sırada babam elime bir şeyler tutuşturup bir işe koşmayı pek ihmal etmese de o rutini kafamda canlandıramıyorum. Ben Yozgat’a gitmeye başladığımda şehirlerarası otobüslerde sigara içiliyordu mesela; aklınız alıyor mu? Ya da ben o günlerde “uzaktan kumanda” vesilesi görüyordum; teknoloji bizim eve girdiğinde 91 yılıydı yanılmıyorsam ve uzaktan kumanda bir devrimdi. Şimdi kaybetmemek için 3 tanesini birbirine bağlıyoruz elektrik bandı ile. 

***

Zamanın kendisi büyük bir pişmanlık. Birbiri ardına eklediğimiz günler, akşamı getirme telaşı. Güneş batmıyorsa, gözlerimizi yumarız. 

0 notes

Laf Olsun #4

“Gerçek şu ki, biz sıradan insanlar hep erişilmezi isteriz. Baştan çıkarmanın özgürleştiriciliği yalnız biz insanlar için geçerli. Ateşlerin arasından geçmesi gereken bizleriz –aziz mertebesine ulaşmak için değil, var olduğumuz sürece iliklerimize dek insan kalabilmek için.”

Henry Miller